Hindistan – 8.bölüm – Dharamsala

dharm

Dharamsala şehrine ulaştım. Dharamsala şehir merkezi konaklanacak bir yer değil. Amacım 9 km daha yukarıdaki Mcleodganj’a gitmekti. Bu 9 km yol, koşulları git gide daha da zorlaşan asfalt bir yol. Kötü durumda delik deşik bir asfalt yolun ortalama bir stabilize yola göre en büyük eksisi çok sert oluşu. Asfaltta 15 cm derinliği bulan delikler bisikleti ve insanın kıçını hırpalıyor. Stabilize veya arazi yolunda durum farklı oluyor çünkü koşulları öngörebildiğiniz için yoldan bir beklentiniz olmuyor. Tozdu topraktı derken yol bir şekilde geçiliyor ve yine de bozuk asfalt kadar yormuyor ya da sinirlendirmiyor insanı. Pek küfürbaz olduğumu söyleyemem fakat bozuk asfaltta dünyanın küfrünü sarf ettiğimi saklamayacağım. Misal; yola odaklanıyorum, güzel güzel gidiyorum, iki saniyeliğine yol kenarındaki kuşa bakıyorum, ‘küttt’ diye dalıyorum bir çukura, ettiğim küfürlerin şaşkınlığıyla ne kadar geniş bir hayal dünyam olduğunu düşünüyorum. Öyle birşeyler işte.

Dharamsala, dev bir çarşı gibi. Oldukça işlek olan dar ve tek anayolun iki tarafında da yanyana dizilmiş sayısız dükkan var; nayloncu, manav, mobilyacı, dondurmacı, alüminyumcu, çay evi, züccaciyeci, tatlıcı, tüpçü, vb. üstünde. Daha dar olan ara yollardan ise şehir merkezinin araç trafiğine kapalı kısımlarına girebiliyorsunuz ve tabii orda da dükkanlar var. Dharamsala’dan demin bahsettiğim 9 km yolu çıktım ve Mcleodganj’a vardım. Mcleodganj nasıl bir yer? Dharamsala gibi kalabalık, fakat turistik ve küçük bir kasaba burası. Kasabanın girişinde bir kavşak var, trafik sürekli kilitleniyor, yollar delik deşik ve yarı asfalt yarı çamur. Motosikletler, arabalar, ve susmayan kornalar oldukça yorucu. Kavşakta görev yapan bir trafik polisi vardı, ağzında da düdüğü. Oldukça zor bir yaşam. Mcleodganj, Dalai Lama’nın(‘His Holliness’ diye anılıyor) yaşamakta olduğu kasaba. Bu nedenle Tibet’ten kaçmış pek çok Tibet Budisti bu kasabada yaşıyor. Halen pek çok Tibetli çileli yolculuklar gerçekleştirerek buraya göç etmeye çalışıyor. Kasabada bir de Dalai Lama Monastery, yani Dalai Lama için yapılmış büyük bir tapınak bulunmakta. Fakat kendisi gerek doğu gerek batı ülkelerine sık sık seyahat ettiği için kasabada nadiren bulunuyor.

Konaklayacağım yer Mcleodganj değil, 2 km daha ileride olan Baghsunath (kısaca Baghsu) köyüydü. Bu 2 km, hayatımda gördüğüm en kötü asfalt yoldu, tam anlamıyla delik deşik. Küfürler, küfürler. Sabırsız Hindistan şoförleri yolun çekilmezliğine ‘level’ atlatıyordu adeta. Baghsu’ya vardığımda arkadaşım Premal ile buluştum. Fizyolojik ve psikolojik olarak oldukça yorulmuştum. Bir iki gün aynı yerde kaldık ve sonrasında upper-Baghsu yani yukarı-Baghsu’da kendime şirin ve oldukça ucuz bir oda tuttum. Baghsu’dan yukarı Baghsu’ya çıkan yol, yüklü bisikleti binerek çıkartamayacağınız kadar dik beton bir yol. Gerçekten de ‘upper’ yani ‘yukarı’.

Bisikleti yukarı Baghsu’ya iterken oldukça enteresan bir tesadüf gerçekleşti. Singh Corner isimli, düşük bütçeli gezginlere hitap eden salaş ve popüler bir kafede Doğa Can Yaman’ı gördüm. Saz çalıyordu. Enstürmanını ve arkadaşlarını bırakıp yardıma koştu bana. ‘Buraya kadar ittim bisikleti, az kaldı zaten, sen bölme keyfini’ desem de geldi yardım etti sağ olsun. İlerleyen günlerde de Doğa ile iyi anlaştık. Baghsu’nun popüler müzisyenleri arasında yerini alan Doğa, akşamları salaş kafelerde yeme içme ve belki biraz da cep harçlığına müzik yapıyordu. Yaptığı işten keyif alıyordu ve günü geçiriyordu. Müziği ve mizacı bana Veysel ile Hendrix karışımı bir model gibi geldi.

Doğa’nın hemen her gün takıldığı Singh Corner’a ben de uğruyordum arada. Bu kafenim ve hemen bitişiğindeki bakkalın sahibi aynı kişi, Mr Singh diye hitap edilen bir Sih. Sakin biri. Bir de Baghsu cake isimli bir tatlı satılıyor burda. Muhtemelen öğütülmüş ve tereyağı ile pişirilmiş yulaflı bisküvi, üstünde ince bir kat karamel, üstü çikolata ile sıvanmış. Avuç içi kadar bir kek 30 rupi yani kabaca yarım dolardı. Unity Pizza adındaki dükkanda ise 150-250 rupi arasında değişen fiyatlarla, ülke koşullarında oldukça başarılı sayılacak ince hamurlu gerçek pizzalar servis ediliyordu.

Sessiz sakin, barış dolu Baghsu köyünde bir gün az kaldı meydan dayağı yiyordum. Mevzuu şöyle; bir gün usb parmak belliğimi kaybettim ve bulamadım. Sokakta tezgah açan bir ayakkabı tamircisi var fakat sanırım asıl parayı uyuşturucu satarak kazanıyordu. Genel olarak da ısrarcı ve rahatsız edici biriydi. Benim kayıp belleği bu adam bulmuş. Aramızda diyalog gelişti ve belleği verirken ‘baqsish, baqsish’ demeye başladı. Biz de de aynı olan kelimeyi, ‘bahşiş’i telaffuz ediyordu. Adam hemen maddi beklenti içine girince gıcık olmuştum. Etrafımı 6-7 kişi sarmıştı bile. Cebimdeki parayı çıkarttım, bozuk yoktu. Köyün en büyük bakkalının sahibi maço tavırlı adam, Kaku da ordaydı ve elimdeki 500 rupiyi kapıp 5 tane 100lüğe çevirdi, ve emir verircesine ‘o adama 100 rupi bahşiş vereceksin’ dedi bana. Aslında cinlerim tepeme çıktı fakat yabancı bir ülkede tek başına olduğumdan sakin davranmak zorundaydım. Etrafımı zaten birileri sarmıştı bile. Adama 100 rupiyi verirken kibarca şöyle dedim: ‘Sana bu 100 rupiyi veriyorum, fakat neden hemen para istiyorsun? Bedavaya iyilik yapmıyor musunuz? Orta doğuda, yani benim geldiğim yerde insanlar iyilik yapar ve para beklemezler. Kusura bakma ama Hindistan’da para konusunda bir çılgınlık var.’ Yanıbaşımda dediklerimi dinleyen Kaku çok sinirlenmişti, adamın kayış koptu. Başladı ağzına geleni saydırmaya ve sonunda da ‘döverim seni!’ demesin mi? Beni dövebilir dövemez orası ayrı konu, fakat yabancı olduğum için karşılık da veremedim yoksa başıma bela alacaktım. Sakin kaldım, alttan aldım, ve durumu kabullendim. Mevzuuyu şiddetsiz bitirdik, parmak belleğimi aldım ve ayrıldım ordan. Bir kaç saat sonra karşılaştığım İsrailli gezgin bana şöyle dedi: ‘Bugün o talihsiz olay gerçekleştiğinde seni izliyordum. Senelerdir Hindistan’a gelir giderim, ülkenin pek çok yerinde bulundum ve buna benzer pek çok olay gördüm. Hint halkı uysal gözükür fakat bu tip durumlarda toplu şiddet gerçekleşir. Önce etrafını sararlar, sonra bir kişi kavgayı başlatır ve sonra ölesiye döverler. Dövdükleri kişi  bir yabancıysa, milliyetçiliği nedeniyle polis ilgilenmez bile. Gözünü hastanede açarsın veya belki de hiç açamazsın. Hindistan’da çok dikkatli ol. Baktın ki birileri etrafını sarmaya başladı, arıza çıkacak, özür dile, kafanı öne eğ ve sakince ordan uzaklaş, yapabileceğin en iyi şey budur’. Farkında olmadan badire atlatmışım yani. Yolculuğun öğretilerinden biri oldu. Çıkardığım ders; gittiğim yerlere kendi kültürümü götüremezdim. Gittiğim kültüre entegre olmalıydım. Ses çıkarmadan sorgulamadan o bahşişi vermeliydim.

Daha olumlu anılarım da var tabii. Tayvan’dan gelen büyük bir grup için Dalai Lama’nın Tibet Budizmindeki bazı kavramları yorumladığı 4 gün süren bir öğreti programı düzenlenmiş, bir gününe katıldım. Ultra sıkı güvenlik önlemleri vardı. Ayakkabılarım içinden tutun da sırt çantamdaki sakız kutusunun içine kadar idik didik aradılar. Sanırım bir suikast girişiminden çekiniyorlardı. Organizasyonun yapıldığı tapınağın içindeki taramalı tüfekli siviller ise garip bir kontrast oluşturuyorlardı. Dalai Lama yaşlı fakat son derece dinç bir adamdı. Tibet Budizminde irdelenen kavramlardan biri olan ’emptiness’ yani ‘boşluğu’ yine Tibet dilinde yorumluyordu. Tercümanın anlatılanları tapınaktaki grup için Tayvan diline çevirmesine müsade etmek amacıyla sık sık kısa aralar veriyordu. Yabancı turistler için ise İngilizce çeviri yapılıyordu ve içeri sokulmasına izin verilen tek elektronik cihaz olan fm radyoyla belli bir frekans üzerinden dinlenebiliyordu. Bunun dışında tapınakta geleneksel kıyafetlerini giymiş pek çok Budist rahip vardı. Sanırım Tibet dilini anlıyorlardı.

Baghsu kaldığım köydü, Mcleodganj ise tapınağın bulunduğu küçük kasaba. Civarda Dharamkot isminde başka bir köy daha vardı. Baghsu’dan trekkingvari 15 dakikalık bir yürüyüş ile bu köye ulaşabiliyorsunuz.

Dharamkot’ta ormanlık arazi içinde bir Vipassana meditasyon merkezi varmış. Daha önce sırasıyla Alman bisikletçi Samuel, Premal, İspanyol bisikletçiler Laura ve Aitor’dan duyduğum bu meditasyon tekniğini denemek istiyordum. Bu 10 günlük sessiz meditasyon kampının kontenjanı aslında dolmuş fakat Hindular’ın önemli bir festivali olan Diwali’ye denk gelmiştim ve gelmeyen pek çok Hindu olduğundan kamp günü içeri kabul edildim.

Diwali: http://en.wikipedia.org/wiki/Diwali

10 gün boyunca sadece mecbur hissettiğinizde guru ve size hizmet eden gönüllülerden başka kimseyle konuşmadığınız(fısıltı şeklinde), kamptaki insanlarla göz temasından kaçındığınız, parça parça neredeyse bütün gün meditasyon yaptığınız, hafif beslendiğiniz ve iki öğün yemek yediğiniz bir kamptı bu. Ne öğrendim, neler deneyimledim? Kişisel deneyimlerimi paylaşmayı uygun görmüyorum çünkü kişiden kişiye farklılık gösteren bu deneyimler paylaşıldığında, konuya meraklı diğer kişilerde şartlanmalar yaratabiliyormuş. Fakat kısaca Vipassana’nın tarihinden ve tekniğin mantığından bahsetmek istiyorum. Vipassana, 2000 yıl önce kuzey Hindistan’da konuşulan Pali dilinde, ‘insight’ yani kişinin kendi içine bakışı/yolculuğu gibi bir anlama geliyormuş. Prens Siddharta Gautama doğduğu yer olan Lumbini, Nepal’den 29 yaşında ayrılarak uzun bir yolculuğa çıkmış. 35 yaşlarında kuzey Hindistan’da Bodh Gaya’da bir bodhi ağacının altında aydınlanma mertebesine ulaşmış ve Gautama Buddha olarak anılmaya başlamış. ‘Buddha’ kelimesi, ‘the enlightened’ yani ‘aydınlanmış kişi’ anlamına geliyormuş. Teorik olarak hepimiz birer Buddha olabilirmişiz. Kendi içinde çok fazla detaylanan bir konu olmasına ve konuya hakim olmamamla birlikte kabaca şunu söyleyebilirim; Tibet Budizminde isimlendirilmiş 29 tane Buddha varmış ve en popüler olan bizim de bildiğimiz Gautama Buddha bunlardan 28.siymiş. Henüz ortaya çıkmamış, geleceğin Buddha’sı olacağına inanılan 29. kişi ise Maitreya Buddha olarak isimlendirilmiş. Gautama’yı neredeyse tüm dünyanın tanımasının nedeni, aydınlanma tekniğini tüm dünya insanlarıyla paylaşmak için kendini adamış olmasıdır. Aydınlanma sonrasında hayatını insanlara bu yolu öğreterek harcamış ve 80 yaşında ölmüş. Doğumu, aydınlanışı ve ölümü, birer ağacın altında gerçekleşmiş. Vipassana, o zamanlar kuzey Hindistan’da yaygın olan bir meditasyon tekniğiymiş. Siddharta Gautama, bazı eksikler gözlemlediği ve mükemmel olmadığını düşündüğü bu tekniği geliştirmiş ve aydınlanmayı böyle yaşamış. Ölümünden sonra teknik, dönemin guruları tarafından kişisel manipülasyonlara uğramış. Fakat bir şekilde, teknik manipüle olmadan orjinal haliyle Myanmar’a yani Burma’ya ulaşmış. Myanmar’da uzun yıllar gurudan öğrenciye, kuşaktan kuşağa teknik aktarılmış ve Sr. Goenka Ji isimli guru, 1960lı yıllarda Hindistan’a geldiğinde ve tekniği yeniden yaymaya başlamış. O zamandan beri Hindistan’da ve dünyanın pek çok farklı noktasında bu teknik gurudan öğrenciye aktarılmaya başlamış. Meditasyon kampına katılan bizlere aktarılan bilgi bu yöndeydi.

Vipassana: https://www.dhamma.org/tr/index

Gautama Buddha: http://en.wikipedia.org/wiki/Gautama_Buddha

Teknik şöyle diyor; yaşadığımız sürece acı çekmek hep var olacak. Canımızı sıkacağız, üzüleceğiz, veya sinirleneceğiz. Sinir ve üzüntü, insanı tahrip eden duygulardır. Etrafımızda gerçekleşen hemen herşeyi evrensel gerçeklikler olarak kabul etmeli ve bunları kişisel bağlamda mutsuzluk kaynaklarına çevirmemeliyiz. Sürekli mutlu ve pozitif olabiliriz. Yüksek düzeyde mutluluğu yaşamalı ve bunu evrendeki tüm varlıklarla paylaşmalıyız. Bir bütün olan evrende ‘ben’ dediğimiz nedir? Etimiz kemiğimiz midir ‘ben’, yoksa zihnimiz ve bilincimiz mi? Beyin nasıl bir mekanizmadır? Zihin nasıl çalışır? ‘Ben’ var mıdır gerçekten de? Evren, sürekli titreşmekte olan atom altı parçacıklardan oluşur. Her an, kendince benzersizdir. Çünkü evrende hiç bir şey sabit değildir ve her an her şey değişmektedir; öfke, zevk veya yaşadığımız tüm diğer hisler de. Misal, öfkelendiniz. Öfkeniz sonsuza kadar mı sürecek? Hayır, geçecek. Fakat, sıkıntılı genel bir insan davranışı olarak zihnimiz bu öfke hissini geçmiş ve gelecekle ilişkilendirir ve bir kişi, mekan veya herhangi bir şeye karşı kronik bir nefrete çevirebilir. Birbirine küsmüş iki insanı ele alalım. Herhangi bir nedenden ötürü küsler ve 3 senedir konuşmuyorlar. Değer mi? Neden hala küsler? Aslında gelip geçen bir öfkeyi kişilerin zihinleri nefrete çevirdi. Egosantrik bir çatışma yaşadıkları için hala küsler birbirlerine. Çok anlamsız. Vipassana tekniğiyle kendinizi geliştirebilirsiniz. Aydınlanma finaline ulaşmak içiniçin senelerini inzivada geçiren bir rahip olmak zorunda değilsiniz. Mesela tekniğin pratiklerini düzenli uygulayarak öfke kontrolünüzü geliştirebilirsiniz. Fakat ciddi bir disiplin gerekiyor. Her gün meditasyon yapmalısınız. Sade yaşamalısınız. İçki, uyuşturucu veya zihninizi etki altına alacak hiçbir maddeyi kullanmamalısınız. Vejateryen beslenme de düşünülebilir. Vipassana din değil, bir tekniktir. Müslüman, Hıristiyan veya atheist olmanız tekniği denemeniz konusunda ne bir engeldir ne de bir avantaj. Şahsen ben bu meditasyon tekniğine azimli bir şekilde devam edemedim. İlginizi çekebileceğini düşündüğüm için sahip olduğum bilgileri paylaştım. Türkiye’de de sanıyorum ki Nisan ayı içerisinde 10 günlük bir kamp olacakmış.

Meditasyon kampı sonrası Dharamsala’dan Yeni Delhi’ye geçtim. Hindistan’ın yollarından çoktan bezmiştim ve rotada görülesi bir yer de yoktu. Bu nedenle bisiklet bagajda ben koltukta otobüsle gittik Delhi’ye.

Not: Bu yazı fotoğraf konusunda çok kuru oldu. Fotoğraf makinasını sadece Doğa’nın çalacağı bir gece yanıma almıştım. Rishikesh ve Varanasi’yi anlatacağım bir sonraki yazıda fotoğraflar olacak.

Paylaşmak ister misiniz?

3 Comments on “Hindistan – 8.bölüm – Dharamsala

  1. Güzel yazi tebrikler. Oguz‘ la karşılaşmaniz da güzel olmuş… küfrediyor olmak yolda ki en iyi deşarj olma yöntemi bence

  2. Yollara ofkelenerek baslayip, ofkelenmeyi kontrol etme uzerine notlarla bitirilmis guzel bir yazi olmus.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Facebook
Instagram
YouTube
GOOGLE
Twitter